Hindistan’daki, Müslüman Gurlu Devletinin komutanlarından
Kutbeddin Aybeg tarafından Delhi’de kurulan Türk devleti. Bu
devlete; Mu’izzîler, Halacîler, Tuğluklar ve Seyyîdler olmak
üzere dört Türk sülâlesi, birbiri arkasından hâkim oldular.
İslâmiyet, Aşağı İndüs vâdisine ilk olarak Emevîler devrinde
girmişti. Sonraları Hindistan içlerine, Müslüman askerî
kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıydı. Gazneliler,
Pencab bölgesini ele geçirerek, burayı Hindistan’daki daimî
merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise, Lahor
merkez olmuştu. Gaznelilerin yerini alan Gurlular için
Pencab, Hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. Gurlu
Hânedânından, 1173 senesinden sonra Gazne’de hükümdar olan
Şehâbüddîn (Mu’izzüddîn) Muhammed, Ganj Ovasında
hakimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî hazretlerinden
aldığı işaretle, Ecmir’i fethetti. Emrindeki Türk asıllı
kumandanlardan Kutbeddin Aybeg’i, bütün Hindistan’ın
fethiyle vazifelendirdi. Hindistan’da İslâmiyet'in
yayılmasında önemli rol oynayan Muizzüddîn, 1206 senesinde
ölünce, Lahor’a giden Kutbeddin Aybeg, sultanlık teklifini
kabul etti. Kuzey Hindistan’a hakim olup, Delhi Türk
Devletinin temelini attı. Ölen Muizzüddîn Muhammed’in
kardeşi ve Batı Gurluların Sultanı Gıyâseddîn Mahmud, bu
durumu kabul edip Kutbeddin’e, Melik unvanını verdi. Bu
sırada Sultan Muizzüddîn’in komutanlarından Taceddîn Yıldız,
Gazne’de hüküm sürmekteydi. Aybeg, onu yenerek Gazne’ye
girdiyse de, kırk gün kalabildi. Daha sonra Taceddin
Yıldız’ın baskısı üzerine, Hindistan’a çekildi. Orada
İslâmiyet'in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerleri cami
ve medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sahipleriyle
şenlendirdi. Alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı.
Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mani
oldu. Hak ve adaleti hakim kıldı.
Kutbeddin Aybeg, 1210 senesinde vefat edince, yerine damadı
Şemseddin İltutmuş geçti. İltutmuş, öncelikle, diğer
bölgelerde bağımsızlıklarını ilan eden komutanları da
hakimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk İslâm
hakimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.
Daha sonra başarılı seferler düzenleyerek, hakimiyet
bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan
bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî Halîfesi Muntasır-billah
tarafından tanınan, Hindistan’ın ilk Müslüman Türk sultanı
oldu. Nâsır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara
İsmailîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi
planladılarsa da, muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının
en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i
Bahtiyâr Kâkî’nin talebelerindendi. İslâmiyet'in
Hindistan’da yayılması için, çok gayret gösterdi. Ülkede,
birlik ve düzeni sağladı.
1236 senesinde Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan
İltutmuş, Mayıs ayında vefat etti. Ölümünden sonra kızı
Râziye Begüm Sultan başa geçtiyse de, ileri gelen devlet
adamlarının muhalefeti üzerine, tahtı terk etmek zorunda
kaldı. İç karışıklıklar, devleti yıkılmanın eşiğine getirdi.
Nitekim Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencab’a girdiler.
1241 senesinde Lahor’u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen
komutanlar arasında, kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş
gösterdi. Guwalyar ve Rantambor bölgeleri, devletin elinden
çıktı. Do’ab’daki Hindli yol kesiciler yüzünden, Bengal ile
haberleşme tamamen kesildi.
Bu sırada, İltutmuş’un memlûklarından (köle) biri olan ve
soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, devlet içinde büyük
bir nüfuz kazanmıştı. Balaban, süratle harekete geçerek,
muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hind kabilelerini,
racaları ve bazı emîrleri cezalandırdı. 1247 senesinde,
Kâlinca ile Kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 1255
senesinde Kutlug Hanın isyanını bastırdı. 1257 senesinde
tekrar Hindistan’a giren Moğollara karşı, büyük bir ordu
hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek,
birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin
üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve bir çoğunu affetti.
Sultan Nâsıreddîn Mahmud Şahın 1266 yılında ölümü üzerine,
iktidarın gerçek hakimi olan Balaban, Gıyâseddin lakabıyla
tahta çıktı.
Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi.
Âsâyişi bozan Hinduları ve Delhi civarındaki haydutları
şiddetle cezalandırdı. Balaban, idaresi altında büyük bir
ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları
geri almak için, fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi,
hudutları tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu
gayeyle Sind ve Batı Pencab’ın idarî durumunu yeniden
düzenledi. Bölgeye önce Şir Hanı, ölümünden sonra oğlu
Muhammed Hanı vali tayin etti. Diğer oğlu Mahmud Buğra Han
ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde
Moğollar, Pencab’a saldırdılar. Delhi Sultanlığı
topraklarında epeyce ilerleyerek, Sütlüce Irmağını aştılar,
fakat bozguna uğratıldılar.
Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal Valisi Tuğrul Han,
ayaklanarak bağımsızlığını ilan etti. Balaban, Moğolları
yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu Buğra Hanın ordusunu
da yanına alarak, Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Han,
hazinesini ve fillerini alarak, Orissa ormanlarına sığındı
ise de, ele geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu
Mahmud Buğra Hanı tayin etti. Balaban’ın 1287 yılında
vefatından sonra başa geçen Muizzüddîn Keykubâd’ın başarısız
idaresi, yerine geçen oğlu Keyûmers’in de küçük yaşta olması
üzerine, Halaçların Reisi Firuz Şah, rakiplerini yenerek,
Celâleddin lakabı ile, Delhi Sultanlığının başına geçti.
Celâleddin Firuz Şahın, 1290 senesinde Delhi Sultanlığı
tahtına geçmesinden sonra, idare, Halacîler sülâlesine
geçti.
Delhi Sultanlığına hakim olan Halaç ailesi, eski bir Türk
kabilesi olan ve kesin olarak tespit edilemeyen bir tarihte
Türkistan’dan göç edip, doğu Afganistan ile Hindistan’ın
kuzey hudutlarına yerleşen Halaç Türklerine mensupturlar.
Firuz Şah'ın, tahta çıktıktan sonra, Hintli Prenslere karşı
seferleri, müspet sonuçlar vermedi. Onun asıl isteği,
Moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde, Moğol
ordusunun büyük bir istilâ teşebbüsü, başarıyla önlendi ve
Moğolların çoğu esir edildi. Bu esirlerin büyük bir kısmı,
Müslüman olarak, Delhi Türk Sultanlığının hizmetine
girdiler. Aynı sene içinde Mandor ve Ucceyn’e seferler
düzenlendi. Bu arada, Karâ valisi ve damadı Alâeddin
Muhammed, hükümdardan izin almadan Devagir üzerine sefere
çıktı. 1294 senesinde, sekiz bin kişilik bir süvari
birliğiyle yola çıkan Alâeddin, Vindhyalar Dağlarını geçerek
zor şartlar altında iki ay süren bir yolculuktan sonra,
Devagir’e vardı ve şehri kısa sürede ele geçirdi. Alâeddin,
aldığı büyük ganimetlerle ülkesine döndü. Firuz Şâh, bu
galibiyete çok sevindi. Yeğenini tebrik ve teftiş için
Karâ’ya gitti. 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnasında
vefat etti. Yerine Alâeddin Muhammed Halacî geçti.
Alâeddin Muhammed, uzun seneler, Moğol saldırılarına karşı
koymakla uğraştı. 1299 senesinde Kutlug Hoca’nın
kumandasında 200.000 kişilik bir Moğol ordusu, Delhi
önlerine kadar geldi. Alâeddin, Moğollara karşı ordusunun az
olmasına rağmen, kahramanca savaştı ve Moğolları bozguna
uğrattı. İç işlerini düzelten Alâeddin Muhammed, 1302
senesinde, fetihler yapmak için sefere çıktı. Racistan’da,
ünlü Çitor Kalesini kuşatarak aldı. Fakat ordu bu seferden
yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. Ayrıca Telingan
Devleti üzerine gönderdiği ordu da, başarı elde edemeden ve
yorgun döndü.
1305 senesinde Amroha ve 1306 yılında Ravi yakınlarında,
Moğollar bozguna uğratıldı. Bu mücadeleler sırasında,
Dipâlpur eyaleti hudutları, Melik Gazi Tuğluk’un idaresine
verildi. Melik Gazi'nin her sene düzenlediği seferlerden
dolayı da, Moğol tehlikesi kalktı.
Kuzey Hindistan’ın hemen hemen tamamına hakim olan Alâeddin,
1308 senesinde Melik Kâfur’u güney seferine gönderdi. Melik
Kâfur, önce Varangel’i 1310 senesinde de Madura ve
Duâramudra’yı ele geçirdi. Böylece sultanlığın güney
sınırları, deniz sahiline kadar dayandı.
Sultan Alâeddin, hiç tahsil görmediği halde, şahsî kabiliyet
ve tecrübeleri ile devlet topraklarını genişletti. Birçok
idarî yenilik yaptı. Müslümanların refah ve huzur içinde
yaşamalarını sağlamaya çalıştı. Sultan Alâeddin 1316
senesinde ölünce, Melik Kâfur, Veliahd Hızır Hanın yerine
henüz 5-6 yaşındaki Şihâbüddîn Ömer’i tahta çıkardı. Buna
karşı çıkan Alâeddin’in üçüncü oğlu Mübârek Han, Melik
Kâfur’u öldürttü. 1316 senesi Nisan ayında kardeşini de
hapse attırarak, Kutbeddin lakabı ile tahta çıktı. Mübârek
Han, babasının bazı kanunlarını yürürlükten kaldırdı.
Gucerât ve 1318 senesinde Devagir’deki isyanları bastırdı.
Ancak, bir Hindu dönmesi ve kölesi olan Hüsrev Han
tarafından 1320 senesi Nisan ayında öldürüldü. Hüsrev Han,
tahta geçti.
Hüsrev Han, tahta geçtiği zaman Pencap’ta hudut bölgeleri
kumandanı olan Gazi Melik Tuğluk isyan etti. Oğlu Fahreddin
Cavna’nın da teşvikiyle Delhi üzerine yürüdü. Delhi
önlerinde yapılan savaşı, Gazi Melik Tuğluk kazandı. Hüsrev
Han, yakalanarak idam edildi. Gazi Melik de, 1320 senesi
Eylül ayının altısında, Delhi Sultanlığı tahtına çıktı. Bu
tarihten itibaren Delhi Sultanlığında, Tuğluklar devri
başladı.
Babası Türk, annesi Hindli olan Gazi Gıyâseddin Melik
Tuğluk, tahta geçtikten bir hafta gibi kısa bir zaman
zarfında, sükûneti sağladı. Tuğluk-âbâd adı ile yeni bir
şehir kurdu ve burasını hükümet merkezi yaptı. Dekken’deki
Varangel Racası isyan edince, Uluğ Han unvanı alan oğlu
Cavna Hanı, o bölgeye gönderdi. Bu sefer, başarısızlıkla
neticelendi. 1323 senesinde, tekrar Dekken üzerine
gönderildi. O da Bidâr’ı fethettikten sonra Varangel’e doğru
ilerleyerek burayı da ele geçirdi. Bu tarihten itibaren
Varangel, Sultanpür olarak adlandırıldı. Cavna Han, bölgede
son olarak Telingâna’yı fethetti. Burası, ilk defa doğrudan
doğruya Müslümanların idaresine girdi.
1325’te Tuğluk Hanın ölümü üzerine oğlu Cavna Han, Muhammed
Şah lakabı ile tahta geçti. Muhammed bin Tuğluk, bazı idarî
ve askerî tedbirler aldı. Güneydeki fetihler sebebiyle,
bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına ihtiyaç
duyarak, 1327 senesinde Devagir’i yeniden inşa ettirdi.
Devletâbâd adını verdiği bu şehri, hükümet merkezi yaptı.
Hükümet memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya
yerleşti. Muhammed Han, gönüllü göçün az olması yüzünden,
halkı Devletâbâd’a göç etmeye zorladı. Bu duruma kızan halk,
arazilerini terk ederek hırsızlığa başladı. Sultanın, bunlar
üzerine bir birlik göndermesi, arazide ziraat yapılmasını
zorlaştırdı ve Delhi’de kıtlık baş gösterdi.
Muhammed Han devri, bundan sonra, daimî olarak isyanlarla
geçti. 1335 senesinde, Ma’ber Valisi Seyyid Celâleddin
Madura, bağımsızlığını ilan etti. Sultan bu valinin üzerine
yürüdü ise de, bir netice elde edemedi. Böylece Ma’ber,
Delhi Sultanlığının idaresinden çıktı.
Bengal Valisi Behram Han'ın, 1338 senesinde ölümünden sonra,
sultanlığa bağlı Doğu Bengal eyaleti, istiklalini ilan etti.
Aradan bir sene geçmeden Ali Şah Kar adında bir kumandan,
isyan etti, fakat isyan, anında bastırıldı. Arkasından Avadh
Valisi Ayn-el-Mülk ayaklandı. Sultan, bütün güçlüklere
rağmen bu isyanı da bastırdı. Ayn-el-Mülk yakalanarak
hapsedildi ise de, bir süre sonra af edilerek tekrar Avadh
valiliğine getirildi.
1343 senesinde, Pencab eyaletindeki Sunâm, Samânâ, Kaythal
ve Guhrâm’da isyanlar çıktı. Ancak, bu isyanlar şiddetli bir
şekilde bastırıldı. Muhammed Tuğluk, yine bir isyanı
bastırmak üzere Sind Seferine çıktığı zaman Tahattha
yakınlarında hastalanarak, 1351 senesi Martında öldü.
Muhammed Tuğluk’un ölümü sırasında Hindistan’da, üçü
ayaklanmalardan ortaya çıkma, beş tane bağımsız Müslüman
Türk devleti vardı.
Başsız ve güçsüz durumda kalan ordunun ileri gelen
kumandanları ve devlet adamlarının ısrarıyla, ölen sultanın
yeğeni Firuz Şah, sultanlığı istememesine rağmen, tahta
çıkarıldı.
Firuz Şah, tahta geçtikten sonra, devleti kuvvetlendirmek
için seferlere çıktı. Bengal bölgesinin hakimi İlyas, 1345
senesinde Batı Bengal’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1352
senesinde ise Doğu Bengal’i ele geçirmişti. Firuz Şah, önce
İlyas’ın üzerine yürüdü ve onu İkdala Kalesine çekilmeye
mecbur bıraktı. Firuz Şah, bu seferden sonra Orissa üzerine
yürüyerek burayı ele geçirdi. Orissa Racası barış yapmak
istedi. Senelik yirmi fil vergi vermek üzere barış yapıldı.
Firuz Şah, 1367 senesinde doksan bin süvarî, 480 fil ve çok
sayıda piyadeden meydana gelen ordusu ile, Thattha üzerine
sefer düzenledi. Çok büyük sıkıntıların çekildiği bu sefer
sonunda, Sind Câmlarının hükümdarı Câm Mâli’nin, senede
400.000 Hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.
Firuz Şah, 1388 senesi Eylül ayında, seksen üç yaşındayken
öldü. Her işinde âlimlere danışan Firuz Şah, ülke
topraklarını genişletmek için, büyük seferlere çıkmaktan
ziyade iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. İşlerinde en
büyük desteği hocası Celâleddin Hindî’den görmekteydi.
Vergileri koyup kaldırmakta, dinin hükümlerine çok dikkat
ederdi. Dine uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. Devlet
geliri, azalacağı yerde daha da arttı. Devlet idaresinde
yaptığı düzenlemeler, malî ve iktisadi alanlarda, büyük bir
gelişmeye sebep oldu. Müslüman ve gayrimüslim, bütün halkın
refah ve saadetine hizmet etti.
Firuz Şah'tan sonra şehzadeler arasındaki mücadeleler, onun
yaptığı bütün iyi işlerin tahrip olmasına ve sultanlığın
kötü duruma düşmesine sebep oldu. Bu mücadelelerden sonra,
torunu Gıyâseddin Tuğluk tahta geçti. Bu tarihten Timur
Han'ın 1398 senesindeki Hindistan Seferine kadar taht, altı
defa el değiştirdi. Timur Han, 1398 senesi Eylül ayında,
İndus Nehrini geçerek Hindistan’a girdi. Delhi Sultanı
Mahmud Şah, elindeki yetersiz kuvvetlerle karşı koymaya
çalıştı ise de Delhi önündeki muharebede yenildi. Delhi,
Timur Hanın eline geçti. Timur Han, 1399 senesinde
Türkistan’a geri dönünce, Mahmud Şah, yeniden hükümdar
unvanını aldı. Fakat önce Mallû, sonra da Devlet Han
Ludi’nin elinde bir kukla hükümdar olarak kaldı. Mahmud
Şahın, 1413 senesinde ölmesiyle, Tuğluk Hânedânı sonra erdi.
1414 yılında Delhi’yi ele geçiren Mültan Valisi Hızır Han,
ölünceye kadar, bölgeyi Timur ve Şahruh adına idâre etti.
Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mübârek, bağımsızlığını
ilan etti. Böylece Delhi Sultanlığının idaresi,
peygamberimizin neslinden olduklarını iddiâ etmeleri
yüzünden “Seyyidler” adını alan Hızır Han nesline geçti.
Mübârek Şahın saltanatı, ayaklanmalarla geçti. Mübârek Şah,
1434 senesinde nüfuzunu kırmak istediği veziri
Server-ül-Mülk tarafından öldürüldü. Yerine kardeşinin oğlu
Muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu Âlem Şah çıktı.
Hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış
harplerle geçti. Bu yüzden, devlet, gittikçe zayıfladı. Son
yıllarda devlet işleri, Pencab’ın büyük bir kısmına hakim
olan Behlül Han Ludî adında bir Afgan beyinin eline geçti.
1451 senesinde, Behlül’ün baskısına dayanamayan Âlem Şah,
tahtı ona bırakarak Badaun’da yerleşti. Böylece Delhi Türk
Sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık Afgan asıllı Lûdîlerin
eline geçti.
Delhi Türk Sultanlığının idarî teşkilâtı, genelde Türk İslâm
devletlerinin teşkilâtına dayanmaktaydı. Saray teşkilâtının
başında Vekil-i Dâr bulunurdu. Ondan sonra idaresinde
hâciblerin görev yaptığı Emir Hâcib veya Bâr Bey denilen
saray görevlisi gelirdi.
İdârî işlere vezir bakmaktaydı. Dinî işler ise,
Sadr-üs-Sudûr denilen görevlinin idaresindeydi. Bu zat, aynı
zamanda sultanlık baş kadısı Kâdı-i Memâlik görevini de
yapardı.
Delhi Türk Sultanlığı, süvarî kuvvetlerinin büyük rol
oynadığı, düzenli bir orduya sahipti. Askerler, önce,
iktalardan faydalanırlardı. Daha sonra maaş almaya
başladılar. Orduda fillerin önemli bir yeri vardı. Fillerin
üzerinde okçular bulunurdu. Ayrıca, bunlardan düşman
saflarını yarmak ve maneviyatlarını bozmak için
faydalanılırdı. Ordunun piyade sınıfının çoğunu Hindular
meydana getirirdi. Hassa askerleri dışında, piyadeler geçici
olarak orduya alınırdı.
Birçok âlim, şair, yazar ve sanatkârı himayelerine alan
Delhi Sultanları, kültür ve sanatın gelişmesine büyük hizmet
ettiler. Balaban devri, ilim ve sanat bakımından önemlidir.
Onun devrinde Ferîdeddîn Mes’ûd, Sadreddîn bin Behâeddîn
Zekeriyyâ, Bedreddîn Ganevî gibi İslâm âlimleri, Hamîdeddîn,
Bedreddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıp âlimleri yetişti.
Büyük âlim Emir Hüsrev Dehlevî, Delhi Sultanlarından himaye
gördü. Hüsrev Dehlevî, Hindistan’da şiirlerini Farsça yazan
şairlerin en büyüğüdür. Şairliği yanı sıra, tarihî eserler
de yazmıştır. Delhi sarayında yaşayan şairlerden birisi de
Hüsrev Dehlevî’nin yakın arkadaşı Necmeddîn Hasan Sencerî
idi. Bu iki zatın yakın dostu tarihçi Ziyâeddîn Bernî, 1357
senesine kadar Delhi Sultanlığının tarihini anlatan Tarih-i
Firuz Şah adlı eserin yazarıdır. Nizâmüddîn Evliyâ,
Ferîdüddîn Genc-i Şeker ve Şeyh Nureddin, Celâleddin Hindî
gibi büyük tasavvuf âlimleri, Delhi Türk Sultanlığı
zamanında yaşamış, Hindistan’ın meşhur ve büyük velîleridir.
Delhi Sultanları, geniş imar faaliyetlerinde bulundular.
Günümüze kadar ulaşan birçok eserler yaptılar. Ayrıca yeni
şehirler inşa ettiler. Yaptıkları eserlerin büyük kısmı
Delhi’dedir. Kutbeddîn Aybeg’in yaptırmaya başladığı 79
metre yüksekliğindeki Kutb Minâr ismi ile meşhur minare,
daha sonra bitirilmiştir. Aybeg, ayrıca Cayna mabetleri
enkazını kullanarak Kıdvet-il-İslâm adlı camiyi inşa
ettirdi.
Halacî Hânedânlığı zamanında, Hindistan’daki Müslüman
mimarisi, Selçuk mimârisi teknik ve üslubunun etkisinde
gelişti. Alâeddin Halacî zamanında Kıdvet-il-İslâm Camiinin
yanında yapılan medrese, bunlardan biridir.
Tuğluklarda Firuz Şah, birçok imar faaliyetlerinde bulundu.
Ayrıca, eski eserlerin tamir ve ihyasına büyük önem verdi.
Hisar ve Cavnpûr gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tamir
ettirdi. Ayrıca Firuzâbâd adıyla Delhi yakınlarında, yeni
bir başkent inşa ettirdi. Buranın güneyinde Havz-ı Hassı
denilen büyük havuzun kenarında bir medrese yaptırdı.
Bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20
hânkâh, 100 kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve
mezar, 10 hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek
kuyu ve su biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü
yaptırmıştır.